“Siz sırrı çözmek değil, kandırılmak istiyorsunuz.”

“Özveri önemlidir Robert, iyi numaranın bedeli budur. Sen bunu bilemezsin değil mi?” derken tabii ki Angier'ın (Hugh JACKMAN) sihirbazlık numarasının sihirden öte bir numara olduğunu bilmiyordu Borden (Christian BALE).

Neticede Angier’in şu son sözleri aslında her şeyi çok iyi özetliyor; “Hergece o makineye girmek cesaret ister. Çünkü şunu asla bilemezsin. İçerideki adam mı olacağım yoksa prestijdeki mi?”

Read more text
6.jpg

Büyükada

Geçtiğimiz hafta sonu Büyükada sezonunu açtık. Ada ziyaretinin en önemli adımları hiç şüphesiz Bostancı, ada vapuru, Büyükada İskele Meydanı, bisiklet, fayton, hava güzelse ve şanslıysak Aya Yorgi devamında güzel bir öğle yemeği ve uzun bazen upuzun bir yürüyüş ve dönüş, ada vapuru mavi Marmara!

 

 

 

 

Bu kez sıralamada fayton ve bisiklet eksikti ve gidenlerin bileceği gibi uzun yürüyüş “upuzun” oldu. Gidişte ve dönüşte şunu fark ettim. Dijital makinalar artık eskisi kadar soğuk gelmiyor bana ve pozlu SLR’lere veda edip çağa ayak uydurmanın zamanı geldi de geçiyor!

Öğlene doğru Merve, Mine ablam ve ben Çengelköy’den Bostancıya hareket ettik ve saat 12.00’de Bostancı iskeledeydik. Şanslıydık ve 5 dakika sonra direkt Büyükada seferi vardı. Malum henüz Nisanın son haftası ve bahar da kışla yaz arasında gidip geliyor. İşte tam da kış tarafında iken biz de vapurun açık alanındaydık. Herkes baharı o kadar özlemişti ki içimizden biri “hava soğuuuuk!” diye bağırıverse büyü bozulacak, herkes vapurun kapalı alanlarına hücum edecekti sanki. Neyse, kendimizden ve çevremizden tavuk derisi kollarımız sakladığımız bir anda vapur Büyükada iskelesine yanaşmıştı bile. Ada öylesine ilginç bir yer ki, 20 dakikada İstanbul’un havasından çıkıp sanki maldivlere geliyor vapur. Bunu yolcuların tamamında gözlemlemek mümkün. Şöyle bir etrafıma baktım, parmak arası terlikten Meksika şapkasına, salaş bir plaj şortundan çıplak ayaklı çocuklara kadar her şey ada sınırlarının olmazsa olmazı gibi. Az önce bostancı iskelesinde insanların birbirini dürterek gülüştükleri her ilginçlik 20 dakikada nasıl da normalleşiveriyor, hayret. Mesela şu ABC Holdingin CEO’su Ahmet Bey’i şortu, Hawaii yazılı tişörtü ve terliği ile bu manzaradan al, 3 gün sonra VYZ Plaza’daki iş toplantısında masanın başına koy! Düşünmek bile komik. Bu yolu çok sevdiğimi fark ettim bu kez. Herkes maskesinden, kalıplarından, olması gerekenden sıyrılıp “kendi” oluveriyor.

 

 

Geldik adaya. Bizi ilk martılar karşıladı. İnanılmaz bir kalabalık. Herkes bu günü beklemişçesine az önce binmek için itiştikleri vapurdan bu kez inmek için itişiyorlardı. İnsanoğlu garip. Adaya ilk ayak basan insan olacağını düşünen 5-10 kişi önce uzun atlama ile vapurdan indi, sonra sıkı bir depar ve son olarak, belki de iskelenin ötesinde insanları ve medeniyeti görmenin verdiği üzüntü ile, ağır adımlarla kapıya ulaştıklarında inerken ezdikleri zümrenin tadı çoktan kaçmıştı.

 

Haşim Solmaz ©2009

 

Adaya giderseniz iner inmez dönüş vapurunuzun saatini belirlemeyi ve biletinizi almayı unutmayın. Çünkü genellikle iskeleye son anda yetişilir ve şayet biletiniz yoksa gişedeki upuzun kuyruk vapuru kaçırdığınızın habercisidir. Biz öyle yaptık ve dönüş saatimizi belirlerken biletimizi de aldık. Büyükada’ya inip iskeleden hiçbir yere sapmadan 50-100 adım yukarı yürürseniz sizi saat kulesi karşılar. Burası Uludağ’ın keriz ağacı gibi bir yerdir. Sağınız solunuz adaya ilk kez gelen ve gezilip görülecek yerler hakkında bilgisi olmayan yeni yetmelerin toplaşıp sosyalleşme alanıdır. Birgün yalnızca bu noktada fotoğraf çekmek için adaya geleceğim. Tüm gün burada olup biteni fotoğraflamak ilginç olacaktır, eminim. Bisiklet kiralayacakların dikkatine. En pahalı ve en hurda bisikletler burada kiralanır. Ara sokaklara dalmanızı ve şayet adada iki kişiyseniz ve sizi birbirinize bağlayan şey tutuştuğunuz ellerinizden fazlasıysa iki kişilik bisiklet kiralamanızı tavsiye ederim. Biz bu kez 3 kişiydik ve öncelikli planımız Aya Yorgi’ye çıkmak (tırmanmak mı demeliyim?) olduğu için bisikletçileri es geçtik. Kendimize yılın ilk dondurmasını ısmarlayıp karşımıza çıkan ilk sokaktan “vira bismillah” deyip başladık yürüyüşe. Düzlüğü bitirip yokuş başına gelmiştik ki afacan bir ufaklık yanımda belirdi “Abi şu dondurmayı versene” . Seviyorum böyle veletleri. Adam olacak çocuk muhtelif şekillerde kendini belli eder derler ya, bakın bu çocuk olmuş! Kimine göre arsızlık bu yaptığı belki ama emin olun, yaşı sebebiyle, arsızlıkla girişkenliğin müspet tarafında bence. Kaptı dondurmayı sonuçta ve yeni kurbanları için yattı pususuna. Yokuşun ilk adımlarında ardımızda bir zafer çığlığı; “doondurrrmaaaaaiaauiaağğ!”.

 

 

Epey bir yol gittik ve sonunda sağlı sollu evlerin kaybolduğu yol bizi yeşilliklere ve ormanın içerisine soktu. Aslında daha önce hiç bu yoldan çıkmamıştık Aya Yorgi’ye. “Büyükada’nın ve hatta Prens Adalarının en yüksek tepesi olduğu için tırmandığımız müddetçe yolu sonu Aya Yorgi’dir” kabulü ile hareket ediyoruz. Yeşilliklerde bir mola vermeye karar veriyoruz. Etrafımızda bisikletini rampada taşımak zorunda kaldığı için yorgun düşmüş gezginler. Adada iseniz karar vermeniz gereken ilk şey; dağlar, Aya Yorgi mi yoksa bisiklet kiralamak mı? Şayet bisiklet kiralayacaksanız yapacağınız en güzel şey sahilleri gezmek, saat kulesinden maksimum 15-20 sokak uzaklaşmak (sonrası ciddi biçimde rampa) hatta ekipte zayıf halka yoksa adanın etrafını turlamak da iyi bir fikir olabilir. Aksi takdirde bisikletle Aya Yorgi’ye çıkmak da mümkün ama yolun %80’i o sizi değil, siz onu taşırsınız.

 

 

 

Mola esansında etrafımızda bahar çiçekleri ve sayısız bal arısı vardı. Hanımlar oturup dinlenirken ben kısa metraj bir “arı” filmi çektim. Ve tabii bir sürü de fotoğraf.

 

 

Yolun devamında dağ yolunu terk edip patikaya girdik. Dedim ya insanoğlu bir garip diye. Yoldan geçen yüz kişiye tatil hayalini sorsanız alacağınız tek popüler cevap “kimsenin olmadığı, gürültüden uzak sakin bir yerde sevdikleriyle birlikte olmak” olabilir. Biz de aynı bu tarife uygun bir patikada yaklaşık on dakika ilerledik. Belki ıssızlıktan belki de kaybolduğumuzu içten içe düşünmelerinden Merve’nin ve Mine ablamın tedirginlikleri her geçen saniye artarken önümüze bir çift çıktı ve ileride de birkaç insan gördük. Nasıl rahatladıklarını net bir şekilde gözlemledim. Bulunduğumuz noktadan güneye doğru baktığımızda tüm ihtişamı ile yetimhaneyi görebiliyorduk.

 

 

Güvenilir kaynaklara göre Avrupa’nın en büyük ahşap binası unvanını halen koruyan bu dev yapı 1899 yılında bir Fransız şirketi tarafından “Prinkipo Palas” adında otel olarak inşa edilmiş, muhtelif sebeplerle bir türlü otel olarak kullanılamamıştır. Birkaç kez el değiştiren bina 1902 yılında o dönemde Yedikule’deki Balıklı Rum Hastanesi içerisinde bulunan Rum Yetimhanesinin yeni mekanı olmuştur. İşgal yıllarında rum ailelere de ev olan bu yapı yetimhane’nin Heybeliada’ya taşınması ile 1960’lı yıllardan beri kaderine terk edilmiştir.

Yine aynı noktada güneybatımızda ise Aya yorgi görünmekteydi.

 

 

Adanın kuzeybatısında heybeliada tüm ihtişamıyla görünür

 

Yetimhane önünden yolumuza devam ettiğimizde faytonlarla dolu meydana varmıştık. Bu meydan Lunapark olarak tabir edilen, adanın sayılı meydanlarından biridir. Lunaparkta bizi bir kalabalık, atlar ve eşekler karşıladı. Bu noktadan sonrası artık herkes; faytonla, bisikletle ya da bir ihtimal belediyeye ait bir araçla (adada belediyeye ait birkaç araç dışında motorlu araçlara izin yok) gelen herkes, yoluna yaya devam etmek zorunda. Bu meydandan Aya Yorgi tepesi 1 kilometrelik oldukça dik bir parkur.

 

Lunapark tıpkı bir fayton parkı gibidir

 

Buradaki seyyar satıcılardan ev, araba, para, evlilik vs. gibi dilekleriniz için ufak ikonlar satıyorlar. Her tarihi ve mistik yerde olduğu gibi İkonların da bir hikayesi var elbet. Aya Yorgi’ye gelip bu ikonlardan alınır, lunaparktan tepeye kadar olan dik yokuşu da konuşmadan çıkılır ve kiliseye varınca bir dilek dilenir (sanırım ikonların dileyeceğiniz şeyin şeklinde olmasının sebebi, dik yokuş sonrası konuşacak haliniz kalmazsa ikonu papaza gösterip konuşmaksızın okeyletmenizi sağlıyor). Dileğiniz kabul olursa da bu ikonu tekrar adya gelip Aya Yorgi’ye bırakmanız gerekecek. Bana göre uzun ve meşakkatli bir dilek prosedürü. Geçerken havuzun birine para atmak daha kolay bir yol. Zaten işiniz dileklere kaldı ise ne yaptığınızın önemi yok, evde bir tas suya da para atsanız olur. Bir de yokuş boyunca özellikle sağınızdaki ipler dikkatinizi çekecektir. Bu ipler tepeye kadar size eşlik edecektir. Bunların da bir anlamı var elbet. Lunaparktan tepeye kadar makaranızdaki ipi aça aça çıkarsanız kısmetiniz de açıkacaktır (!). İpin markası, kalitesi ve kalınlığı da beyaz atlı prensinizin nitelikleri için önemli. Kalitesiz ve ince ip de olur ama katır üzerinde miskin bir ucubeye razı iseniz.

Her güzel şeyin bir bedeli var elbet. Aya Yorgi'nin de bu bitmek bilmeyen yokuşu...

Dileklerinizden yalnızca biri garantili. O da muhteşem manzarada yenilecek bir öğle yemeği. Aya Yorgi’nin en güzel yanı, tepeye vardığınızda sizi bekleyen Yücetepe Kır Gazinosu! Şayet bu gazino ve müşterilerine sunduğu o güzelim ızgaralar olmasa tepedeki nüfus bir anda dörtte birine inecektir.

Bizim favorimiz ızgara köfte ve patates kızartması. Bu noktada da bir tüyo vermek isterim. Yemekler self servis olduğundan ve özellikle hafta sonu yaşanan yoğunluktan dolayı önce bayanlar manzaralı bir masaya yerleştirilmeli sonra yemek almak için sıraya girilmelidir. Biz bu kez manzaralı bir masa bulamayınca geride kalan bir masayı taşımak suretiyle sedef adası manzaralı hale getirdik.
Yoruma ne hacet!

Yemeğin ardından dönüş yolu başladı. İniş bu kez göz açıp kapayıncaya kadar geçti ve lunapark’a indik. Buradan iskeleye kadar 3 farklı şekilde inmenizi tavsiye ederim. İlki küçük tur yolu boyunca uzun asfalt parkuru kullanmak(indiğiniz rampanın sağında yeralan yol). İkincisi Oltacı Sokak boyunca dağ içerisinden geçen kestirme patika (rampanın karşısındaki orman yolu). Son olarak da tabii ki siz potansiyel müşterileri bekleyen faytonlar. Biz küçük tur yolu boyunca yürüyüşümüze devam ediyoruz.

Bu yol üzerinde, iskeleye doğru ilerledikçe sağlı sollu villalar ve yalılar var. Yalılara girmek yasak tabii ki ancak verandasında denize karşı uzanıp keyif çattığınızı hayal etmek bedava! Bu yöntemle epey dinlendim diyebilirim.

Bu ağaçta kaç kedi var?

 

Ada maceramız başladığı gibi iskelede son buldu. Yazımın başında da belirttiğim gibi vapura birkaç dakika kala iskeleye gelebildik, son anlarımız biraz koşuşturmaca geçti. Biletlerimizi önceden aldığımız için telaş içerisinde bilet sırasının kendilerine gelmesini bekleyen kalabalığa selam çakıp turnikelerden geçtik. Hayatımızın tuzu ve biberi olan birkaç vakayı takiben (:P) nihayet vapurdayız. Bu kez yer bulmamız imkansız gözüküyor. Ayakta dikilecek bir yer bulup beklemeye geçiyoruz. Karşılama faslını üstlenen martılar, simitini paylaşan birkaç adalı sayesinde bu kez de uğurlama kortejini çoktan hazırlamışlar. Bu sırada yazının başında gördüğünüz türden birkaçfotoğraf çekme şansı buluyorum. Aklımda yine aynı soru; “Vapurlar martılarla mı güzel, yoksa martılar vapurlarla mı?”

 

Büyükada 2010 Vapur ve Motor Sefer Saatleri

BOSTANCI-KINALIADA-BURGAZADA-HEYBELİADA-BÜYÜKADA-KADIKÖY-KABATAŞ

Kalkış Saatleri- Varış Saatleri

BOSTANCI-KINALIADA-BURGAZADA-HEYBELİADA-BÜYÜKADA-KADIKÖY-KABATAŞ

Kalkış Saatleri- Varış Saatleri

 

 

Real Time Web Analytics